M. Erdoğan BÖRKLÜ

bap şubap, bap bap şubap :)

Kütle çekim olayını hemen herkes bilir ama bildiğimiz(i sandığımız) diğer şeyler gibi yüzeysel olarak biliriz. Nasıl olduğunu, iki kütlenin birbirini nasıl çektiğini kimler düşünmüştür acaba? Ben sırf bu olay için o kadar uğraştım ki, uyuyamadığım geceler bile oldu. Nasıl dert ediyorsam böyle şeyleri kendime…

Fiziği sevmeme neden olan parçacıklardan bir tanesi de bu kütle çekim ilişkisi. Anladığımda o kadar mutlu olmuştum ki! O gece uyurken acayip huzurluydum.

Kütle çekim olayına gelirsek,

iki cisim birbirini çeker, hem vallaha hem billaha. Tüm evren bu şekilde. Bu işin okulunu okuyoz biz. Biliyoruz da blog yazıyoruz.

Kütle içinde bulunduğu uzayı büküyor. Şekile baktığınızda anlamanız kolaylaşacak.

Bir de örnek verirsek:

Bir çarşafı dört bir ucundan gerip ortasına ağır bir top ya da, defter, kitap, laptop gibi birşey koyulduğunu düşünün. Çarşaf bükülür de mi? Aynen uzay da bu şekilde. Her madde uzayı büker, etrafında bir bükülmüş alan oluşturur. Bu bükülmüş alandaki herşey yokuş aşağı olarak cisme yaklaşır/çekilir. Yıldızların etrafındaki gezgenler, gezegenlerin etrafındaki uydular, yapay uydular hep bu şekilde birbirlerine bağlanırlar.

Asıl konuya geldim.

Yaptığım gözlem, inceleme ve kotrollü deneylere dayanarak şunu söyleyebilirim ki, gerizekalılıkta aynen kütle çekimi gibi davranıyor! Gerizekalılar uzayı öyle bir büküyor ki, o alana girince herşey değişiyor. Hareket etmekte zorlanıyorsunuz, düşünmekte, nefes almakta, sakin olmakta zorlanıyorsunuz. Hepiniz yaşamışsınızdır böyle bi olay. O alandan çıkmak da oldukça zordur. O alanda hayat çok zordur!

Ha bir de kütle çekiminde, çekim kuvveti aradaki uzaklığın karesiyle ters orantılıdır. Yani uzaklık azaldıkça çekim kuvveti de artar.

Aynı şekilde gerizekalılık için geçerli bu formül. Sakın diyim bir gerizekalıya yaklaşmayın! Oldu da yaklaştınız, o size yaklaştı, otobüste denk geldi ve geç farkettiniz, bir an önce kurtarın kendinizi!

Nette dolaşırken çok ilginç birşey buldum paylaşmak istedim.

Gezegenler hakkında hemen herkesin az çok bilgisi vardır.
Pluto 1930 dan 2006 ya kadar Güneş Sistemimizin 9. gezegeni olarak hayatını idame ettirmiştir. Daha sonra bilim adamlarının incelemeleri, yorumları, çalışmaları üzerine gezegen tanımı değişmiştir.
(Ayrıntılı bilgi için)

Buna bağlı olarak Pluto’nun yeni gezegen tanımına uymadığı gözlenilerek, güneş sisteminden aforoz edilmiştir.
Pluto hakkında ayrıntılı bilgi için burayı inceleyebilirsiniz.

Şimdi geldik asıl konuya, nette dolaşırken Pluto’nun gezegen olmaktan çıkarılmasına içerleyen, sinirlenen, Pluto’ya yapılan bu haksızlıktan rahatsız olan birkaç arkadaşa rastladım. Bu olay kendilerine o kadar dert olmuş ki bilim camiasına birkaç mektup yazmışlar!
Nette o mektupların fotoğraflarını buldum. Paylaşarak bu minik kardeşlerime destek veriyorum.
“Pluto gönüllerin gezegeni” :)
Çeviri yaparak mektuplardaki masum öfkeyi kırmak istemedim.

İlk mektup.
Will Galmot, 7 yaşında.
Resmini bile çizmiş, çizmekle yetinmemiş boyamış, hatta resim üstünde göstermiş :)

İkinci mektup.
Emerson YORK isimli arkadaşım yazmış.
“Pluto is a PLANET!”

Üçüncü mektup.
Madeline Trest isimli bir arkadaş yazmış.
En etkileyici kısmı; “If there are people who live there, they won’t exist.”
:)

Çocukların bu hassasiyeti karşısında şok olmuş durumdayım. Kendilerini cân-ı gönülden kutluyorum.

Aynı isimde bir sayfa var farketmişsinizdir, arkadaşım değilseniz büyük ihtimalle google’den bulmuş olacaksınız ki siteme geliş amacınız da java türkçe kaynak :)

Kitabın büyük bi kısmını çevirdim, kodlarda biraz sıkıntı yaşadım. Şöyle ki; ben daha anlaşılır olması için, değişkenleri ve nesnelerin isimlerini türkçe vermeye çalışmıştım. Daha sonra kodlara tekrar baktığımda daha da karmaşıklaştığını gördüm. Sonra biraz düşündüm ve değişkenleri ve nesne isimlerini ingilizce olarak -kitaptakiyle aynı- bırakmaya ve fakat daha çok yorum satırı açıp, net bir şekilde her şeyi anlatmaya çalıştım. Sonradan tekrar inceledim. Bu şekilde kodlara bakarak daha iyi anladım.

Ayrıca programlayı öğrenmek isteyenlere ki özellikle java dili ile ilgili birşeyler öğrenmeyi düşünüyorsak ingilizce şart. Yoksa benim gibi birisinin çeviri yapmasını bekleriz ki, daha çok bekleriz :)
Değişkenlerin ve nesne isimlerinin ingilizce olması ilk başta hiç ingilizce bilmeyenleri zorlayacak. Bu şekilde hem ingilizceye ufak ufak aşinalığınız olacak hem de çoğu değişken ve nesne isimleri başka programlama dillerinde benzer olduğundan, başka kaynaklarda ki kodlara baktığınızda işinizi kolaylaştıracak.
Yalnız ufak bi sıkıntı daha var. Vizlerim yaklaştı! Tehlikenin farkındayım :)
Ama yine de programlamayı bırakamıyorum. Kitapla ilgili birşeyler yapıp en kısa zamanda siteye ekleyeceğim.
Hepimize iyi çalışmalar…

Vasiyetim,

cenazemde “Megadeth – a tout le monde” çalınsın.


Don’t remember where I was
I realized life was a game
The more seriously I took things
The harder the rules became
I had no idea what it’d cost
My life passed before my eyes
I found out how little I accomplished
All my plans denied

So as you read this know my friends
I’d love to stay with you all
smile when you think of me
My body’s gone that’s all

A tout le monde (To all the world!)
A tout mes amis (To all my friends)
Je vous aime (I love you)
Je dois partir (I must leave)
These are the last words
I’ll ever speak
And they’ll set me free

If my heart was still alive
I know it would surely break
And my memories left with you
There’s nothing more to say

Moving on is a simple thing
What it leaves behind is hard
You know the sleeping feel no more pain
And the living all are scarred

A tout le monde (To all the world!)
A tout mes amis (To all my friends)
Je vous aime (I love you)
Je dois partir (I must leave)
These are the last words
I’ll ever speak
And they’ll set me free

So as you read this know my friends
I’d love to stay with you all
Please smile, smile when you think about me
My body’s gone that’s all

A tout le monde (To all the world!)
A tout mes amis (To all my friends)
Je vous aime (I love you)
Je dois partir (I must leave)
These are the last words
I’ll ever speak
And they’ll set me free


Her şeye rağmen tüm arkadaşlarımı seviyorum, allah belamı versin.

Blogumun olduğu hostun arada sırada, kafasına göre, bazı bazı, genellikle çöktüğü gibi bir düşünce vardı aklımda. Çünkü siteyi açmaya çalıştığımda, OPENDNS şeysi çıkıyordu. Host + Domain i aldığım arkadaşıma karşı biraz kin gütmeye başlamıştım tam da. Ama bazen, siteye ben girebiliyordum, arkadaşlarımdan bazıları giremiyordu (bkz:OZ). Sorunun ne olduğunu da bulamıyordum.

Bugün de ben giremedim, ama bi arkadaşıma link gönderdim (bkz:CananCAN). O girebildi. Nassı yani yani diye düşündüğüm sıralarda, kendisinin süpersonik bilgisayar mühendizti erkek arkadaşı, dns ayarlarını google dns ayarlarına ayarlamış. CananCAN bana içinde “google DNS” geçen bir cümle kurdu ve fakat “google DNS” dediği anda ben hemen dns lerimi 8.8.8.8 , 8.8.4.4 e ayarladım.

Bir sorun daha hallolmuş oldu.

Demek ki neymiş? Google candır :)

JSP Blog ?

1 yorum

Nassı yani ya? demiştim ilk duyduğumda. Jsp ciddi işler için kullanıldığı için böyle düşünmüştüm. Sonradan evet evet dedim, ben ben!

Jsp öğreniyorum hazır, yapacak bi proje olunca daha hızlı öğreniliyor. Biraz birşeyler araştırdım. Ve geçen dönemde olduğu gibi Bilgisayar Mühendisliği bölümünden Mustafa ŞAHİN hocamdan rica ettim, bu dönem de katılabilir miyim diye. Sağolsun kırmadı yine.

Jsp iyi güzel de, en kötü kısmı jsp host! Çok pahalı anasını satiim. /* Burada özellikle “satiim” yazdım, zira cümlenin ağırlığı azalıyor :) */

Netten tanıştığım bi arkadaşım, sağolsun “Ben sana sağlarım JSP Hosting desteği.” dedi, şaka yaptığını düşünürken, “Server kiraladım ben.” deyince, bi an ölmeyi istedim. Ama sonra vazgeçtim, “Ücretsiz Java host bulmuşum ölmenin hiç sırası değil.” dedim kendime. Bir de domain ayarladım mı tamamdır. Hem php hem de JSP blogum olacak :) .
Jsp blogda neler olacak bilemiyorum ama, Fizikle ilgili de bi bölüm açmayı düşünüyorum.

Hem jsp öğrenip hem de aynı şekilde aynı zamanda paylaşmayı düşündüğüm bir projem var. Bakalım yapabilecek miyim?

-Çankaya Üniversitesi – CETURK Java ve Kariyer Semineri-

Seminer Saat 10.00 da CETURK’ün kurucusu, lideri “Olcay KÜK”ün CETURK’ tanıtım konuşması ile başladı.

Hemen ardından “Mert ÇALIŞKAN” Kodum Açık, Fikrim Açık isimli sunumunda, açık kaynak lisansları GPL ve ASL hakkında bilgi verip, açık kaynağın güzelliklerinden bahsetti, Daha önceden bilgim olmasına rağmen, bilen, kullanmış, ve açık kaynak üstadından dinlemek daha bi güzel oldu. Özellikle lisanslar konusunda çok aydınlatıcı bir sunum gerçekleştirdi. Google nin “Summer Of Code” ve açık kaynak için “code.google.com” dan güzelliklerinden bahsetti. Google “Summer Of Code” a katılıp proje bitirmek “Yaz Stajı” yapmakla eşdeğerdeymiş, Google okulun “Yaz Stajı” için gerekli tüm belgeleri karşılıyormuş! Ayrıca, 4500$ kadar geliştiriye “maaş” veriliyormuş, aylık değil tabi, tüm yaz boyunca verilen maaş. Daha derin araştırıp blogumda yayınlayacağım. Ayrıca bilgileriyle bizi aydınlatan Mert ÇALIŞKAN beyefendiye çok teşekkür ediyorum, saygılarımı sunuyorum.

Bir sonraki oturum Mustafa DEMİR den “Spring Web Services” konusuydu. Öncelikle şunu söylemeliyim, bu sunumda kafam çok karıştı, “Spring Web Services” in “iyi bi şey” olduğunu ancak seminer sonunda anlayabildim. Hazırladığı kodları kopyala yapıştır yaparak anlattı, ben xml bilmediğimden dolayı anlayamadığımı düşünüyorum fakat Mustafa bey çok hızlı geçti konuları. xml bilsem de anlamak kolay olmayacktı yani (: . Örnek kod kısmı dışındaki konuları anlayabildim.

Spring Web Services bir sunucudaki hizmetin, platform bağımsız olarak kullanılmasına yarıyor kısaca, ama bunu yaparken xml kullanılıyor. Anlayabildiğim kadarıyla, tüm veritabanı bağlantı işlemleri xml aracılığıyla kolaylıkla hallediliyor. Ve java ile kodlama kısmına geçiliyor.

Birde web servis geliştirme de iki temel anlayış varmış birisi, “Ön Anlaşmalı” diğeri de tahmin edebileceğiniz gibi “Sonra Anlaşmalı”. Spring Web Services, ön anlaşmalı temele dayanmakta. Pek fazla anlayamadım ama, bu konuda anlayamadığım yerleri not tuttum. Araştırdıktan sonra blogumda paylaşacağım. Son olarak bu sunumda güzel geçti ama, kodlama kısmından hiç birşey anlayamadığım için çok zorlandım. Araştırmak üzerek gerekli yerleri not aldım. Bu bana yeter. (:

12.30 da yemek arası verildi, Mustafa DEMİR beyefendinin Spring Web Services sunumundan sonra çok iyi geldi bu ara. Otobüsten sabah indik, direkt Çankaya Üniversitesine geldik, 10 saatlik yol, hiç dinlenemedik. Anlamakta güçlük çektiğim için temiz havaya ve yemeğe ihtiyacım vardı. Bu sorunu da hallettik ve diğer sunuma geçtik.

13.30 : Kenan Sevindik ” Java, İş ve Kariyer

Babacan bir tavırla, seminere “Ölüm”le başladı üstad. Herşeyin bir başı ve sonu olduğunu söyledi ilk başta. Sonradan Java’nın gelişimi üzerine konuştu. Son olarak Oracle’ın Sun Microsystems’i satın almasıyla “ölüm” olayına değindi. İş dünyasında Java ile ilgili bilgiler verdi. Programcı olarak piyasaya girdiğimizde, ne yapmamız gerektiği, ne şekilde iş başvurusu yapmamızdan, ne şekilde CV dolduracağımıza kadar geniş bilgi verdi.

Çok programlama dili bilmenin, ve çok iyi algoritma geliştirmenin olmadığını, düzgün ve anlaşılır kod yazmanın, açıklayıcı yorum satırları eklemenin daha önemli olduğunu vurguladı.

Sonra 15 dakika kahve arası verildi. Eee Java olurda kahve eksik kalır mı? (:

14.45 te Okan KAHRAMAN beyefendinin Terracotta ve EHCache ile Sınırsız Ölçeklenebilirlik başlıklı sunumuna girdik.

Okan KAHRAMAN beyefendi ilk önce terracotta’ya neden ihtiyaç duyulduğunu net bir şekilde açıkladı. Ölçeklenebilirlik nedir? diye başladı.

Örneğin, bir serverimiz var ve uygulamamızın kullanıcıları arttı, serverimiz yetersiz gelmeye başladı, bunun için, serverimize yeni bir server daha eklemek, ya da donanımsal olarak upgrade yapmak gerek. Uygulamamız geliştikçe daha güçlü serverlara ihtihacımız olacağından ve maddi olarak bunun yükü artacağından terracotta kullanmamız gerektiğinden bahsetti.

Öncelikle terracotta büyük uygulamalarda donanım maaliyetini düşürmek için ve hız artırılması işine yarıyor. Seminere başlarken kafanıza takılan yerde beni durdurup soru sorabilme hakkı tanıdı.

Bu hız arttırımı kısmını açıklarken, 3 farklı serverimiz olduğunu örnekledi. Herbirinin Java Heap’lerinden çok sık kullanılan nesneler kopyalayıp, sanal bir (virtual) heap’e aktarılıyor ve ihtiyaç duyan serverin heap’ine gönderiliyor. Birde bu virtual heap’e veri gönderme işleminde, “serialization” işlemine değindi, verinin bit düzeyine kadar parçalanarak heap’te tutulduğunu ve gönderim işlemini eksiksiz olarak gerçekleştirildiğinden bahsetti.

Son olarak Java’da terracotta özelliği ile bir çizim programı açtı, terracotta ne işe yarıyor bunu net bir şekilde gördük.

2 farklı çizim programı açıldı, ve birisinde yapılan işlemin diğerinde de aynen, aynı anda gerçekleştiğini gördük. Sunum benim de anlamadığım yerleri sormamız yüzünden 20-25 dakika kadar uzun sürdü. Ama anladım terracotta’nın ne olduğunu. (:

İleride kendim de terracotta’nın özelliklerini kurcalayıp bloguma yazacağım.

15.30 da başlaması gereken ve fakat 16.00 da başlayabilen sunuma geçtik

Murat Can ALPAY ve Mehmet BIÇAK : Çaylak Javacılara Yol Haritası

Bu sunumu 2 kişi gerçekleştirdi. Gayet açıklayıcı bir şekilde, Çaylak Javacılara (kime? bana! ), ilk başta araştırmamız gereken şeylerden bahsettiler. Piyasada sık kullanılan JSF, JPA, ORM, EJB,SVN  gibi terimlerin ne anlama geldiklerinden kısaca bahsettiler, ve geri kalanını bize bıraktılar. (:

Ayrıca ortak çalışmalarla ilgili SVN hakkında, açıklayıcı bilgi verdiler. Kendilerinin de kullandığı SVN sistemlerinden, bu sistemlerin nasıl çalıştıklarından bahsettiler.

Son olarak, “Design Patterns” konusuna değindiler, örnekleyerek kafamızdaki soruları giderdiler.

Rahmetli Morita: “Bay Miyagi” usülü, bize sadece kapıyı gösterdiler, ve gerekli notları tuttum, araştırmaktayım.

Son olarak Panel kısmına geçtik. Katılımcıların sertifikalarını aldıktan sonraki sunumlara katılmamalarından dolayı panel, sohbet tarzında geçti.

Piyasaya dair, aklımıza takılan soruları sorduk. Gayet açıklayıcı bir şekilde piyasada ne gibi özelliklerin arandığına, kendimizi nasıl geliştirebileceğimize değindiler.

Sonuç olarak seminer çok güzel geçti. Bizlerle tecrübelerini, bilgilerini paylaştıkları için,

Mert ÇALIŞKAN, Mustafa DEMİR, Kenan SEVİNDİK, Okan KAHRAMAN, Murat Can ALPAY ve Mehmet BIÇAK beyefendilere, CETURK’e, Çankaya Üniversitesi Matematik ve Bilgisayar Bilimleri Topluluğuna teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum.

Hayatımın ilk Java semineri olacak olan seminer :)

Ne zamandır bi yerde “java semineri” lafını duysam, “hani?, nerde?, hani?!” gibi tepkiler vermeye başlamıştım.

O kadar uğraştım bir seminere gitmek için olmadı. Kısmet bu seminereymiş.

CETURK ‘un hazırladığı bir seminer, ve güzel konulara değinecekler.

Ayrıntılı bilgi için : http://www.ceturk.com/haberler/ceturk-java-ve-kariyer-semineri.html

Güzel geçeceğini umuyorum. Gidip geldikten nasıl olduğunu sonra ayrıntılı olarak yazacağım :)

Bugün bir kez daha kar yağdı Çanakkale’ye. Normalde hiç yağmıyormuş. Dediklerine göre 5-6 yıl önce bir yağmış ki! Elektrik, su verilememiş günlerdir. Bu sefer o kadar kötü olmadı. Tadında bıraktı :) .

Adana ve Antalya/Alanya’da büyüdüğüm için “hiç kar görmedim” diyebilirim. Hiç oynayamadım karla. Bir kez, Kayseri’ye gittiğimde şansımdan yağmıştı ve fakat tutmamıştı, 15-20 dakika kadar karda yürümekle yetindim, o bile çok güzeldi.

Çanakkale de tanıştım karla. Bu sene 2 kez yağdı kar Çanakkale’ye. İlk sefer “yeterli arkadaş olmadığı için” ve arkadaşlar, kardan adam olayına yanaşmadığı için yapamadık. Ama bu sefer, bu fırsatı kaçırmamaya niyetliydim. Kar tuttu. Ev arkadaşım, kardeşim olsa bu kadar seveceğime inandığım “Best Friends Top 10″ listemdeki arkadaşlarımdan Eray ile aşağı indik. Amaç belli kardan adam yapmak!. Niyetim bozuk bir kere. Bu sefer olacak. Ne olursa olsun. Başladık uğraşmaya. Hayatımda hiç kardan adam yapmadım. Kardan adamı geçtim, kar bile görmedim :) . Ama başladık bir kere. Yapacağız. Eray’ın Ağrıdaki deneyimlerinden yola çıkarak bir şeyler yapmaya çalıştık. Esnaf bir abimizin dükkanının önünde masası var, o masanın üstünde “kardan adam yapma izni” aldık. Sağolsun kırmadı bizi.

Fotoğraf makinemiz eksik. Yapsak bile sadece hatırlamakla yetineceğiz. Bu olmadı. Zaten “Best Friends Top 10″ listemdeki arkadaşlarımdan sadece Eray var. İsmini verip rencide etmek istemediğim “bazı arkadaşlarçamura yatıp gelmediler. Önemi yok. Ne olursa olsun, kardan adam yapacağız.

Karla uğraşa uğraşa birşeyler yaptık. Masanın üstüne karları yığdık. Yuvarlak hale getirene kadar uğraştık. Azmin elinden ne kurtulmuş ki şimdiye kadar?

Yapım aşamasında hiç fotoğraf çekemedik. Rencide olması gereken ama kıyamadığım bi arkadaşım, çamura yattığı için fotoğraf makinemiz yoktu. Sonradan bizzat gidip, yattığı çamurdan alıp geldim makineyi ve son hallerini çektik kardan adamımızın.

Çok zormuş kardan adam yapması. 3 saat kadar sürdü. Soğuk da cabası. Ama olsun, kardan adam yapılacak. Yaptık.

Kardan şeyler :)

Hızımızı alamayıp bir tane daha küçük kardan adam yaptık.

“Best Friends top 10″ listemdeki Vili kod adlı şahsı, orta yerinden “ÇOTUURT!” diye çatlatmak üzre bir tane de tavşan yaptım. 62 den yaptım hemde :) ,

ponpon kuyruklu bide.

Kulakları ve ayakları yapması çok uzun sürdü. Ponpon kuyruk en kolayı zaten. Zorda olsa güzeldi.

Daha da eğlenmek için eksiklerimiz vardı. İlk olarak müzik yoktu.

Deep Purple – Burn, AC/DC – Whole Lotta Rosie, Jimi Hendrix – All Along The Watchtower çalsaydı çok kral olacaktı. Böyle de kral oldu ama.

Birde arkadaşlarım yoktu. Zaten 10 tane arkadaşım var onlar da “Best Friends Top 10″ listesinde. Keşke herkes orda olsaydı. Ama içlerinde Adana’da olan var. Konya’da olan var. Gebze’de olan var. Bide çamurda olan var.

Kardan adamlar ve kardan tavşan bittikten sonra, işten çıkıp anca yetişen “Best Friends Top 10″ listemdeki diğer arkadaşlarım Galip ve Selin yetiştiler. Tam zamanında. Ben de çamurdaki arkadaşımdan fotoğraf makinesini almıştım.  ”Süfer” oldu. Acayip güzeldi. :)

Kardan adamlar ve kardan tavşan eriyecek, ama fotoğraflar var, ölümsüzleşti artık, o kardan adamlar ve kardan tavşanımız.

Bugün karışık duygular içinde olduğum için kötü yazdım. İlerde düzeltmeyi düşünüyorum. Şimdilik bunlar yeterli. :)

Yeniden Chrome

Yorum yok

Evet sevgili günlük, ilk çıktığında, ilk kullandığımda etkilendiğim internet tarayıcısına geri döndüm. Buradan kalkıp da, Firefox’a bok atacak değilim. Acı tatlı, iyi kötü, bir şeyler yaşadık. Sağolsun ufak tefek sorunlar dışında, hiç başımı ağrıtmadı. Ve fakat ilk çıktığında kullanıp “helal bee!” dediğim “tarayıcım” Chrome’a geri döndüm.

Firefox iyi güzel ama, insan rahat ettiği şeyi, istediği şeyi kullanmalı. Firefox gerçekten güzel. Çok güzel hemde. Ama Chrome başka. Seviyorum ya. Bi kere Google! Sonra, boş sekme açınca sık kullanılan sitelerin tablo olarak karşımda durması çok güzel. E sekmeler, en üstte çıkıyor. Firefoxta öyle değil. Bundan kaynaklanan bir küçülme var. Chrome sayfayı geniş gösteriyor. Firefox ile kıyasladığımda, Firefox, Chrome’nin kapladığı alanın neredeyse 2 katını kaplıyor. Boşa yer işgal ediyor. Aslında ihmal edilebilecek bir durum. Ama Chrome’u güzel yapıyor bu özellik.

Birde temaları var,temaları çok güzel. Zaten normal Chrome temasını sevdiğim için, Firefox’u Chrome teması ile kullanıyordum. Diğer Chrome temaları da gayet güzel, her çeşit var :) . İsmail YK beyefendinin, facebook parçasında dediği gibi “herkesin zevkine göre var” . diyorum ve tema konusunu kapatıyorum.

Eklenti furyası başladı bide. Boru mu? Google :) . Google iyidir. Chrome da iyidir, Firefox da iyidir. Ama insan istediğini kullanmalı, kimseye de karışmamalı.

Chrome iyidir :)