M. Erdoğan BÖRKLÜ

bap şubap, bap bap şubap :)

"Genel" kategorisindeki yazıları görüntülüyorsunuz

Nette dolaşırken çok ilginç birşey buldum paylaşmak istedim.

Gezegenler hakkında hemen herkesin az çok bilgisi vardır.
Pluto 1930 dan 2006 ya kadar Güneş Sistemimizin 9. gezegeni olarak hayatını idame ettirmiştir. Daha sonra bilim adamlarının incelemeleri, yorumları, çalışmaları üzerine gezegen tanımı değişmiştir.
(Ayrıntılı bilgi için)

Buna bağlı olarak Pluto’nun yeni gezegen tanımına uymadığı gözlenilerek, güneş sisteminden aforoz edilmiştir.
Pluto hakkında ayrıntılı bilgi için burayı inceleyebilirsiniz.

Şimdi geldik asıl konuya, nette dolaşırken Pluto’nun gezegen olmaktan çıkarılmasına içerleyen, sinirlenen, Pluto’ya yapılan bu haksızlıktan rahatsız olan birkaç arkadaşa rastladım. Bu olay kendilerine o kadar dert olmuş ki bilim camiasına birkaç mektup yazmışlar!
Nette o mektupların fotoğraflarını buldum. Paylaşarak bu minik kardeşlerime destek veriyorum.
“Pluto gönüllerin gezegeni” :)
Çeviri yaparak mektuplardaki masum öfkeyi kırmak istemedim.

İlk mektup.
Will Galmot, 7 yaşında.
Resmini bile çizmiş, çizmekle yetinmemiş boyamış, hatta resim üstünde göstermiş :)

İkinci mektup.
Emerson YORK isimli arkadaşım yazmış.
“Pluto is a PLANET!”

Üçüncü mektup.
Madeline Trest isimli bir arkadaş yazmış.
En etkileyici kısmı; “If there are people who live there, they won’t exist.”
:)

Çocukların bu hassasiyeti karşısında şok olmuş durumdayım. Kendilerini cân-ı gönülden kutluyorum.

Blogumun olduğu hostun arada sırada, kafasına göre, bazı bazı, genellikle çöktüğü gibi bir düşünce vardı aklımda. Çünkü siteyi açmaya çalıştığımda, OPENDNS şeysi çıkıyordu. Host + Domain i aldığım arkadaşıma karşı biraz kin gütmeye başlamıştım tam da. Ama bazen, siteye ben girebiliyordum, arkadaşlarımdan bazıları giremiyordu (bkz:OZ). Sorunun ne olduğunu da bulamıyordum.

Bugün de ben giremedim, ama bi arkadaşıma link gönderdim (bkz:CananCAN). O girebildi. Nassı yani yani diye düşündüğüm sıralarda, kendisinin süpersonik bilgisayar mühendizti erkek arkadaşı, dns ayarlarını google dns ayarlarına ayarlamış. CananCAN bana içinde “google DNS” geçen bir cümle kurdu ve fakat “google DNS” dediği anda ben hemen dns lerimi 8.8.8.8 , 8.8.4.4 e ayarladım.

Bir sorun daha hallolmuş oldu.

Demek ki neymiş? Google candır :)

JSP Blog ?

1 yorum

Nassı yani ya? demiştim ilk duyduğumda. Jsp ciddi işler için kullanıldığı için böyle düşünmüştüm. Sonradan evet evet dedim, ben ben!

Jsp öğreniyorum hazır, yapacak bi proje olunca daha hızlı öğreniliyor. Biraz birşeyler araştırdım. Ve geçen dönemde olduğu gibi Bilgisayar Mühendisliği bölümünden Mustafa ŞAHİN hocamdan rica ettim, bu dönem de katılabilir miyim diye. Sağolsun kırmadı yine.

Jsp iyi güzel de, en kötü kısmı jsp host! Çok pahalı anasını satiim. /* Burada özellikle “satiim” yazdım, zira cümlenin ağırlığı azalıyor :) */

Netten tanıştığım bi arkadaşım, sağolsun “Ben sana sağlarım JSP Hosting desteği.” dedi, şaka yaptığını düşünürken, “Server kiraladım ben.” deyince, bi an ölmeyi istedim. Ama sonra vazgeçtim, “Ücretsiz Java host bulmuşum ölmenin hiç sırası değil.” dedim kendime. Bir de domain ayarladım mı tamamdır. Hem php hem de JSP blogum olacak :) .
Jsp blogda neler olacak bilemiyorum ama, Fizikle ilgili de bi bölüm açmayı düşünüyorum.

Hem jsp öğrenip hem de aynı şekilde aynı zamanda paylaşmayı düşündüğüm bir projem var. Bakalım yapabilecek miyim?

Hayatımın ilk Java semineri olacak olan seminer :)

Ne zamandır bi yerde “java semineri” lafını duysam, “hani?, nerde?, hani?!” gibi tepkiler vermeye başlamıştım.

O kadar uğraştım bir seminere gitmek için olmadı. Kısmet bu seminereymiş.

CETURK ‘un hazırladığı bir seminer, ve güzel konulara değinecekler.

Ayrıntılı bilgi için : http://www.ceturk.com/haberler/ceturk-java-ve-kariyer-semineri.html

Güzel geçeceğini umuyorum. Gidip geldikten nasıl olduğunu sonra ayrıntılı olarak yazacağım :)

Bugün bir kez daha kar yağdı Çanakkale’ye. Normalde hiç yağmıyormuş. Dediklerine göre 5-6 yıl önce bir yağmış ki! Elektrik, su verilememiş günlerdir. Bu sefer o kadar kötü olmadı. Tadında bıraktı :) .

Adana ve Antalya/Alanya’da büyüdüğüm için “hiç kar görmedim” diyebilirim. Hiç oynayamadım karla. Bir kez, Kayseri’ye gittiğimde şansımdan yağmıştı ve fakat tutmamıştı, 15-20 dakika kadar karda yürümekle yetindim, o bile çok güzeldi.

Çanakkale de tanıştım karla. Bu sene 2 kez yağdı kar Çanakkale’ye. İlk sefer “yeterli arkadaş olmadığı için” ve arkadaşlar, kardan adam olayına yanaşmadığı için yapamadık. Ama bu sefer, bu fırsatı kaçırmamaya niyetliydim. Kar tuttu. Ev arkadaşım, kardeşim olsa bu kadar seveceğime inandığım “Best Friends Top 10″ listemdeki arkadaşlarımdan Eray ile aşağı indik. Amaç belli kardan adam yapmak!. Niyetim bozuk bir kere. Bu sefer olacak. Ne olursa olsun. Başladık uğraşmaya. Hayatımda hiç kardan adam yapmadım. Kardan adamı geçtim, kar bile görmedim :) . Ama başladık bir kere. Yapacağız. Eray’ın Ağrıdaki deneyimlerinden yola çıkarak bir şeyler yapmaya çalıştık. Esnaf bir abimizin dükkanının önünde masası var, o masanın üstünde “kardan adam yapma izni” aldık. Sağolsun kırmadı bizi.

Fotoğraf makinemiz eksik. Yapsak bile sadece hatırlamakla yetineceğiz. Bu olmadı. Zaten “Best Friends Top 10″ listemdeki arkadaşlarımdan sadece Eray var. İsmini verip rencide etmek istemediğim “bazı arkadaşlarçamura yatıp gelmediler. Önemi yok. Ne olursa olsun, kardan adam yapacağız.

Karla uğraşa uğraşa birşeyler yaptık. Masanın üstüne karları yığdık. Yuvarlak hale getirene kadar uğraştık. Azmin elinden ne kurtulmuş ki şimdiye kadar?

Yapım aşamasında hiç fotoğraf çekemedik. Rencide olması gereken ama kıyamadığım bi arkadaşım, çamura yattığı için fotoğraf makinemiz yoktu. Sonradan bizzat gidip, yattığı çamurdan alıp geldim makineyi ve son hallerini çektik kardan adamımızın.

Çok zormuş kardan adam yapması. 3 saat kadar sürdü. Soğuk da cabası. Ama olsun, kardan adam yapılacak. Yaptık.

Kardan şeyler :)

Hızımızı alamayıp bir tane daha küçük kardan adam yaptık.

“Best Friends top 10″ listemdeki Vili kod adlı şahsı, orta yerinden “ÇOTUURT!” diye çatlatmak üzre bir tane de tavşan yaptım. 62 den yaptım hemde :) ,

ponpon kuyruklu bide.

Kulakları ve ayakları yapması çok uzun sürdü. Ponpon kuyruk en kolayı zaten. Zorda olsa güzeldi.

Daha da eğlenmek için eksiklerimiz vardı. İlk olarak müzik yoktu.

Deep Purple – Burn, AC/DC – Whole Lotta Rosie, Jimi Hendrix – All Along The Watchtower çalsaydı çok kral olacaktı. Böyle de kral oldu ama.

Birde arkadaşlarım yoktu. Zaten 10 tane arkadaşım var onlar da “Best Friends Top 10″ listesinde. Keşke herkes orda olsaydı. Ama içlerinde Adana’da olan var. Konya’da olan var. Gebze’de olan var. Bide çamurda olan var.

Kardan adamlar ve kardan tavşan bittikten sonra, işten çıkıp anca yetişen “Best Friends Top 10″ listemdeki diğer arkadaşlarım Galip ve Selin yetiştiler. Tam zamanında. Ben de çamurdaki arkadaşımdan fotoğraf makinesini almıştım.  ”Süfer” oldu. Acayip güzeldi. :)

Kardan adamlar ve kardan tavşan eriyecek, ama fotoğraflar var, ölümsüzleşti artık, o kardan adamlar ve kardan tavşanımız.

Bugün karışık duygular içinde olduğum için kötü yazdım. İlerde düzeltmeyi düşünüyorum. Şimdilik bunlar yeterli. :)

Saygı!

Yorum yok

Bazen insan vazgeçer. İstediğini elde edemeyeceğini anlayınca. Sonra bırakır kendini. Aklı uyuşur. Akıl olmayınca bedenin bi önemi kalır mı? Beden de uyuşur. Ve insan bu durum için hiç birşey yapmaz, çünkü uyuşmuştur. Yapmak değil düşünemez bile! Neden ki? Bir süre bu şekilde gider…

Uzun bir süre olur bazen. Vücudu tembelliğe alıştıktan sonra kendine gelmesi de çok uzun sürer. Vücut, ve akıl uyuşmuşken ne yapılır? Hiçbirşey!

Hayat eline geçirir insanı, hiç direnç olmadığı için, istediğini yapar. İstediği şekilde harcar insanı. Ama bir yere kadar olmalı bu “işkence”. İnsan içinde olduğu durumun “işkence” olduğunu anlayınca başlar birşeyler. Akıl kendine gelmeye başlamıştır, birşeyler yapmaya başlama ve kurtulma zamanıdır artık. Önemli birşeyler yapmalı. Önemli olan’ı yapmalı.

Önemli olan boynuz gösterebilmek hayata!

Ne olursa olsun hayat bizden daha güçlü, daha dişli, daha sert. Ama hayatın sertliği bizim vazgeçmemizle, boşvermemizle daha bi güçlenir, daha sertleşir. Bir sonraki saldırısı daha sert olur.

İnatlaşmamızla da aynı şekilde sertleşir güçlenir, bir sonra darbe için daha çok hırs yapar, daha bir hızlı gelir. Ama ne önemi var ki?

Her iki ihtimalde de hayat kazanıyor. Yalnız bizim durumumuz biraz farklı, vazgeçersek, boşverirsek, kaybediyoruz. İnat edersek kazanıyoruz. Ne kazanıyoruz ?

Hayatın saygısı

Vazgeçince hayat sertleşerek saygısızca bir daha saldırır, bundan da vazgeçeceğimizi bilerek.

Ama inatla hayatın kendisiyle uğraştıkça, hayat bir sonraki saldırısında saygı duyarak gelir…

Önemli olan budur. Hayatın saygısını kazanabilmek.

e iyi iyi :)

4 yorum

e iyi iyi…

Bu laf ağzımıza bi dolandı ki!

Oz ile normal muhabbetlerimizin %50si makara zaten, geri kalanı, yazılım, ve yemek hakkında. Yemek hakkında dediğim,

-abi ben acım ya

-ne yiyelim?

ve menü :) gibi.

Ama bir süredir bu “e iyi iyi” lafı yüzünden muhabbetlerin %80 i makaraya dönüyor. Örneğin, normal bi yemek muhabbeti yukarıdaki gibiyken, sonradan

-abi ben acım ya

-e iyi iyi

-e iyi iyi

-e iyi iyi

Şu anda bile gtalk tan e iyi iyi yazdı :)

Etrafımızdaki arkadaşlara da bulaştırdık :) artık günde 100-150 kez “e iyi iyi” diyoruz :)

Öyle bi olay ki, Aziz Nesin’in bir hikayesi gibi ” İlerleyelim, Yükselelim, Kalkınalım ” . Bu hikayi okuduğumda, Aziz Nesin’in “nesine” hayran kaldığımı bir kez daha anlamış oldum. Herkese de “davsiye ederim!” .

Rahatsız oluyoruz arada, çünkü herşeyin fazlası zarar demişler. ( e iyi iyi :) )

Şimdi yazdığımı gösterdim ve tekrar “e iyi iyi” dedi :) )

Hatta sağolsun bir de yorum yaptı :) Ne yazmış acEbaa? :) )

Sultans Of Swing

Hayatımın dönüm noktası diyebilirim… Abartıyor muyum? Cevap veriyorum: Hayır!

Nasıl bi şarkıysa 1 yıldır dinliyorum hiç sıkılmadım. Benim “dinleme” anlayışım biraz farklıdır, dinleme deyince arka arkaya en az 20 kez dinlerim. Öyle 2-3 kez dinlemek dinlemek değildir. Şarkının tüm ritmlerini yazmak lazım, alttaki bateri ritmlerini, bass ritmleri, kullanılan diğer aletlerin ritmleri, solistin sesi, konser kaydıysa kalabalığın sesleri, alkışları, herşeyi dinlemek lazım. Hepsi de 2-3 kez de anlaşılamaz… Bi sevdiğim parçayı arka arkaya dinlerim, Sultans Of Swing’ i günler boyu dinledim, sadece Sultans of Swing dinledim, başka hiçbirşey dinlemeden, sabah uyandığımda açtım, kahvaltı yaparken, okula giderken, ders aralarında hatta bazı derslerde ritmleri geçirdim aklımdan, uyurken açtım sabaha kadar çaldı…

Ve bu parçanın 2-3 versiyonu da yok malesef… Ne malesefi ? İyi ki de yok! İyiki de 10-15 versiyonu var!  Mark KNOPFLER her konserde farklı bir solo kısmıyla beni benden alır, OZ u da OZ dan alır :) .

Oz en iyi arkadaşım, bu şarkıyı benden başka dinleyen kimse var mıdır Çanakkale de diye düşünürken tanıştık, ve acayip iyi anlaştık, mühendis olsa bile iyi anlaştık :) O da kendi kendine “bu şarkıyı Türkiye de dinleyen var mıdır?” diye düşünürmüş, mühendiz işte :)

Bugün bu şarkıyı biraz daha inceledim, Wembley 85 konserini buldum, bu konserde daha bi acayip, solo kısmı acayip “denişik”.

Sonra yıla dikkat ettim tekrar, 1985! Ben piyasada yokum o sıralar, annemle babamda birbirlerini tanımıyorlardır büyük ihtimalle…

Parça 1978 de yayınlanmış ilk, biz de yaşıyoruz işte… Hayat mı lan bu?

Nasıl olur ya? Nasssı yani ya?

Ben piyasada yokmuşum bu şarkı varmış!? Daha beteri bu şarkıyı ilk kez 20 yaşımda dinledim… En az 15 yılımı boşuna yaşamışım ya :( Nasıl kahroluyorum anlatamam…

Bundan sonra da, günde en az 1 kez dinleyeceğim, ölene kadar bu böyle sürüp gidecek, zengin olunca da Mark KNOPFLER in elini öpmeye gideceğim…

Java Logosu

2 yorum

Bildiğimiz Java logosu fazla sade geliyordu bana. Ve kahveyi çok sevmemden dolayı, bir kave kupası almak istiyordum, ama kupanın üstündeki resmin kendi istediğim gibi bir resim olmamasından dolayı hiçbirşey içime sinmiyordu.

GIMP ile uğraşarak, hem GIMP i öğrenmek maksadıyla hem de muradıma ermek için google’den büyük ölçüde Java logosu buldum, GIMP te düzenledim.

Artık kupama bastırabileceğim ve gayet güzel duran birkaç logom var :)

Aha da burada:

diğeri de:

2. benim daha çok hoşuma gidiyor, bu resimler üzerinde biraz daha ciddi çalışmalar yapıp

e göndermeyi düşünüyorum :)

Bugün acayip bi gün oldu, 1 hafta kadar önce yarıladığım bi kitabı baştan okudum.
Okuduğum kitapların arasına kaldığım yeri unutmamak için işaretleme ya da bi ayraç koyma gibi bi huyum yoktur. Sayfa numarasına bakarım ve unutmam. Nasıl olduysa onu unutmuşum! Tolstoy – İtiraflarım.
Biraz aradım taradım ve fakat bulamadım kaldığım yeri…
Zaten ince bi kitap, 96 sf. başladım en baştan :)
Bitirdim aynı gün. Acayip şeyler öğrendim, hayatın anlamına ait düşündüklerim gerçeğin aksine gayet de karmaşıkmış.
Aslında uzun bi süre ne “bok” yediğimi bilmeden yaşıyormuşum. Zaten hayatın anlamını bi kere kaybettin mi, ayarı şaşıyor insanın, acayip bi şekilde herşeyi sorgulamaya başlıyor, öğrenmek için değil, kendini bi “bok
sandığı için, en azından kendim için böyle. Kitabı okumaya başlamadan 1-2 gün önce biraz hayata dair bişeyler öğrenmiş içimdeki bu “anlam” olayını kısmen çözmüştüm, ama Tolstoy un kitabını okuduktan sonra, “üstümden bi yük kalktı” dedim.

Ne kadar basitmiş meğersem hiç kendini yırtmana gerek yokmuş, hayatın anlamına dair bişeyler mi arıyorsun?
Tolstoy – İtiraflarım! “davsiye ederim!”
saygılar öptüm görüşürük.